bilin.gif

TURK TARIH

ERMENI OLAYLARI
ATATURK'TEN ANILAR
BILIYORMUSUNUZ?
ISTIKLAL MAHKEMELERI
ATATURK

Atatürk’ün emir ve öncülüğü ile kurulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, kuruluşundan bir süre sonra, 14 Şubat 1932’de Atatürk’ün isteği üzerine daha önce ‘Türk Tarihi Tetkik Heyeti tarafından hazırlanıp bastırılan ‘Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı kitabı tekrar bastırmaya ve bir tarih kongresinin toplanmasına karar vermiştir.

Atatürk’ün tarih araştırmalarına büyük önem vermesi ve Türk Tarih Kurumu’nu kurdurması iki gayeye yöneliktir:

1-        Türk milletinin başlangıçtan itibaren millî ve medenî varlığı araştırılarak, insanlık tarihine katkılan ve değeri ortaya konacaktır. Böylece Türklerin şerefli tarihi bütün dünyaca görülecek, yeni yetişen Türk çocukları atalarının büyüklüğünü öğrenecek, onlarla öğünecek ve aşağılık duygusundan kurtulacaklardır. Diğer taraftan tarih şuuru millî şuuru kuvvetlendirecek ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmada büyük ilham kaynağı, kuvvet kaynağı olacaktır. Tarih çalışmalarının asıl gayesi ve beklenen netice budur.

2-        Türklere barbar gözüyle bakan ve Anadolu’dan atmaya çalışan Avrupalılara cevap vermek. Zira o sıralarda Haçlı ruhunun bir işareti olan “Türkler Anadolu’ya sonradan gelen bir millettir, geldikleri yere dönmelidirler” fikri oldukça yaygındı.

Türk milletinin eski, büyük ve medenî bir millet olduğuna âdeta iman etmiş olan Atatürk, bu inancının sağlam belgelerle ortaya konulmasını istiyordu. Ancak bu yapılabildiği takdirde “Türklüğün unutulmuş medenî vasfı” ortaya çıkacak, ve Avrupalıların iddiaları çürütülecekti. Böylece Türklük dünya milletleri arasındaki şerefli yerini alacak, Türk gençleri, Avrupa’nın üstünlüğü karşısında aşağılık duygusuna kapılmaktan kurtulacaklardı. Atatürk’ün bu fikirleri şu cümlelerde ifadesini bulmuştur: “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şumullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”

Gerçekten, tarih milletlerin hafızası ve ilham kaynağıdır. Millî şuuru uyandırmanın yolu dil ve tarih şuurunu uyandırmaktır. Çünkü “milletler ancak tarihlerini bilmek suretiyle, millî şuura sahip olurlar. Bir millete mensup olmak onu bilmek demek değildir. Millî şuur adı üstünde “şuur” demektir. Şuur ise, bilmek, farkına varmak manasına gelir. Milletinin tarihini bîlmeyen, kelimenin gerçek manası ile “millî şuur”a sahip olamaz.

Milletlerinin tarihini bilmeyen nesiller, içlerinde milletlerine karşı canlı bir ilgi ve sorumluluk duygusu da hissetmezler. Böylelerinin yabancı tesirlere kapılması ve yabancılara köle olması çok kolaydır.

Atatürk, büyük bir Türk milliyetçisi olarak kendisinin sahip olduğu “millî şuur”un bütün millete mal olması için çalışıyordu. Çünkü ona göre: “Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk çocukları kendileri için lâzım gelen hamle kaynağını o tarihte bulabilecektir. Bu tarihten Türk çocukları istiklâl fîkrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.

Türk tarihi çalışmalarında Atatürk’ün yakınında bulunmuş olan Afet İnan, onun tarih ve tarihçilerden ne beklediğini, neler düşündüğünü şöyle anlatıyor: “Bilbassa eski çağlara kadar gidebilen yeni tarih ufuklarının bizim kavmimiz için de açılmış olması lâzımdır. Tarihî devirlerde çeşitli coğrafı bölgelerde bir varlık göstermiş olan Türk kavimlerinin daha eski devirlere giden köklerinin olmaması imkânsız görülüyor. Bugün millet mefhumu altında teşekkül etmiş bir Türk varlığının, kavim olarak yaşadığı devirler elbette olmuştur. İşte Atatürk, bu devirlerdeki Türk kavminin tarihî çağlarda olduğu gibi, ana yurttan yayılma izlerini belgelere dayanarak tarihçilerin incelemesini istedi.(15) Yine Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulduğu zaman onun başına getirilen ünlü Türkçülerden Yusuf Akçura da Birinci Türk Tarih Kongresi’nde yaptığı konuşmada şunları söylüyor: “Türk Tarihi Tetkik Cemi-yeti’nin önüne konmuş büyük problem, umumî tarihe Avrupalıların rüyet zaviyelerinden bakmayıp, onu sırf hakikat nokta-i nazarından görmek ve -bu görüş sayesinde Türk kavminin tarihte hakikî mevkiini tayin etmek, yani Türklerin beşer tarihinde oynadıkları ve fakat hasımlarının gizlemeye çalıştıkları büyük rolü meydana çıkarmak ve bu suretle Türk kavimlerine tarihî hakkını vermektir.

Eski tarih anlayışının bir ifadesi olarak Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi’nde: “Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten” diyordu. Atatürk ise, “bir aşiretten cihangirâne bir devlet’in çıkmasının mümkün olmadığını, böyle bir devleti kurmayı başaran Türk Milletinin tarihin “büyük ve medenî vasfı unutulmuş bir milleti” olduğunu düşünüyordu. Bu fikrini belgelerle doğrulamayı da tarih ilmine ve tarihçilere bırakıyordu: “Türkler bir aşiret olarak Anadolu’da imparatorluk kuramaz. Bunun başka türlü bir izahı olmak lâzımdır. Tarih ilmî bunu meydana çıkarmalıdır.

Atatürk’ün tarih çalışmalarının birinci gayesinin, Türk tarihinin bütün devirlerinin aydınlatılmasına yönelik olduğunu; ikincisi ise, Avrupalıların haksız ve asılsız iddialarına cevap vermek esasına dayandığını daha önce ifade etmiştik. Atatürk, bu ikinci derecedeki gaye için bir tarih tezi geliştirmeyi düşündü. Bu teze göre “Türk ırkı Anadolu’da ilk devlet kuran bir millettir. Bu ırkın kültür yurdu, ilk zamanlarda iklimi müsait Orta Asya idi. İklimi daha sonra değişti. Yüksek bir ziraat hayatına geçen, madenlerin kullanılmasını bulan bir topluluk göç etmek zorunda kaldı; Orta Asya’dan doğuya, güneye, batıda Hazar Denizinin kuzey ve güneyinde olmak üzere yayıldı; gittikleri yerlere yerleşerek bildiklerini oralara yaydılar ve geliştirdiler; bazı yerlerde yerli halk ile karıştılar. Irak, Anadolu, Mısır ve Ege medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalı brakisefal ırkın temsilcileridir. Biz bugünkü Türkler de onların çocuklarıyız.(18) Yeni geliştirilen bu tezi Afet İnan da şöyle özetliyor: “Dünyada yüksek kültürün ilk beşiği Orta Asya’daki Türk anayurtlarıdır. O kültürü kuranlar ve bütün dünyaya yayanlar da Türklerdir.

Buraya kadar yapılan izahlardan anlaşılacağı gibi, Atatürk, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan Türk tarihini bir bütün olarak düşünmüş, dolaylı olarak da Anadolu’nun eski tarihi ile ilgilenmiştir. Onun tarih çalışmalarının gayesi, Anadolu’nun Türk vatanı oluşundan önceki tarihini araştırmak değil, Türk tarihini bütünüyle araştırmaktır. Buna bağlı olarak da son müstakil Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni üzerinde kurduğu Anadolu’da bulunmamızı haklı gösterecek delilleri bulmaktır. Anadolu’da kurulan eski medeniyetlere dayanarak hak iddia edenlere karşı manevî bir savunma silâhı hazırlaması bunun içindir. Bazılarının zannettiği gibi o Orta Asya Türk tarihine göz yumarak, Türklüğün tarihini Anadolu’nun eski kavimlerine (Sümerler, Etiler vs.) bağlamaya çalışmamıştır. Aksine Anadolu’nun eski medeniyetleri ile Türk tarihini birleştirme esasına dayanan yeni tarih tezini de Orta Asya Türklüğüne bağlıyor. Bilindiği gibi onun dil ırkçılarına karşı geliştirdiği “Güneş Dil Teorisi” de Orta Asya kaynağına dayanıyordu. Dil ve Tarih tezleri, aynı anlayışın eseridir ve ikisi de tarihî birer hâtıra olarak kalmışlardır.

Her şeyin açık seçik ortada olmasına rağmen, aklın ve ilmin hâkim olamadığı Türkiye’de pek çok konu gibi, Atatürk’ün tarih anlayışı da gayesinden saptırılmaya çalışılmıştır. “Anadolu’da kurulmuş eski medeniyetlerde Türklüğün hakkı vardır. Çünkü bütün yüksek kültürler, medeniyetler Orta Asya’dan çıkmıştır. Orta Asya’nın yerli kavmi de Türklerdir” anlayışı, fikri tersine çevrilerek âdeta “Türklerin ataları eski Anadolu kavimleridir; Orta Asya ile bir ilgileri yoktur. Varsa bile Anadolu’ya geldikten sonra, melez bir millet ortaya çıkmıştır. Biz onların devamıyız” şekline getirilmiştir. Bu görüşü savunanlardan birisi olan Melih Cevdet Anday, bir yazısında şöyle diyor: “Bugün bilimsel tarihin kaynakları çok daha gerilere götürülmüş ve yorumlar çok değişik biçimler almaya başlamıştır.(...) Bugün bile çocuklarımızın ilkokul kitaplarında Orta Asya’dan -anayurdumuz- diye söz edilmektedir. Buna üzülmek azdır, çıldırmalıyız. Bizim ana yurdumuz Orta Asya ise, Anadolu’nemiz oluyor? Bu soruya karşılık bir Yunanlı çıkıp da “o da bizim ana yurdumuz” derse hoşlanacağımızı pek sanmıyorum. Oysa biz Atatürk’le birlikte bu toprağın uygarlıklarını benimseme yolunu tutmuşuzdur.” Böyle bir yorum ve anlayış ile Atatürkçülüğü ve onun tarih anlayışını bağdaştırmak mümkün değildir. Zira Türklüğün anayurdunun Orta Asya olduğu tarihî belgelerle sabittir. Ayrıca Atatürk devrinde ve onun emirleri ile iki defa yayınlanan “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı kitabın ilk cümlesi “Türklerin ana yurdu Orta Asya’dır” şeklindedir.

Atatürk, Türklüğü ve Türk tarihini bir bütün olarak düşünmüş ve öyle değerlendirmiştir. Ona göre Türklük ve Türk tarihinin kaynağı Orta Asya’dır. Bütün Türkler, Orta Asya’dan dünyanın diğer bölgelerine yayılmışlardır. Bu konudaki fikirlerini şöyle ifade etmiştir: “Bizim Türk milletimiz eski ve şerefli bir millettir. Zaten Orta Asya’nın Altay yaylasında yetiştiği için kartalın meziyetlerini daha gençliğinde kazanmıştır. Tâ uzakları görüşü ve hızlı bir uçuşu vardır. Ve bu ruhu barındıracak kadar kuvvetli bir beden sahibidir. Zaten maddî olsun, dimağî olsun hiçbir sıkıcı kudret içinde durmaz. Bu yaratılışta olduğundan yüksek ana yurdunun dünyadan uzak vaziyetine karşı isyan etmiştir. İşte o zaman bu ilk Türkler başlarını alarak, dünyanın hem doğusuna hem batısına yayıldılar.”

Atatürk’ün Türklüğün kaynağını Orta Asya’ya bağlayan ve bugün ilmî bir gerçek olan Türk tarihi anlayışını bir tarafa bırakıp, Türkiye Türklüğüne başka atalar aramak Türk tarihini saptırmaya çalışmaktır. Atatürk, Anadolu Türklüğünün kaynağını eski Anadolu kavimlerine bağlamaya veya onlarla karışarak yeni bir melez millet meydana getirdiği fikrini yaymaya çalışmamıştır. Ancak, silâhla müdafaa ettiği Anadolu’yu tarih ve kültür yoluyla da müdafaa etmek için çalışmıştır. Bugün “millî şuur” sahibi olamamış bazı okumuşlarımız, Orta Asya’dan devam edip gelen Türk tarihi anlayışı yerine durmadan “Anadolu Medeniyeti”, “Anadolu Uygarlıkları”, “Anadolu halkı”, “Anadolu insanı” v.s. gibi gariplikler icat etmektedirler. Anadolu’nun, bugünkü insanı da halkı da Türk’tür. Türk milletinin bir parçasıdır Anadolu. “Anadolu halkı”nın, “Anadolu insanı”nın kültürü, gelenekleri, medeniyeti diye bir şey yok; Türk milletinin medeniyeti, kültürü, gelenekleri v.s. vardır.

Türk milleti Anadolu’yu vatan edinmeden önce burada bazı kavimler ve medeniyetler bulunmuştur. Fakat bunlarla Türklüğün ve Türk Medeniyetinin aynı topraklar üzerinde bulunmaktan başka bir bağı yoktur. Anadolu’da yaşamış eski kavimlere ait medeniyet kalıntılarını, devletimizin sınırları içinde kaldığı için insanlık adına korumak, onlardan turizm aracı olarak istifade etmek başka şey; onlarla hissî, millî bağ kurmaya çalışmak başka şeydir. Bu iki ayrı konuyu birbirine karıştırmamak lâzımdır. Kaldı ki “eski Anadolu medeniyetleri, kültür ve inanç bakımından bize çok uzaktır. Sanat eserleri vasıtasıyla bile onlarla hissî bir bağlantı kurabilmek bir hayli güçtür. Bunun sebebi, bizim bin yıldan beri onlardan çok farklı bir kültür iklimi içinde yaşamamızdır.”

Hangi maksatla olursa olsun, Türkiye tarihini Türk tarihinden kopararak “Anadolu tarihi” ve “Anadolu medeniyetleri” içinde mütalaa etmek isteyenlerin artık gaflet uykusundan uyanmaları gerekir. Çünkü böyle bir anlayış Türklüğü bölmekten, Türkiye Türklüğünü dünya Türklerinden koparmaktan başka bir işe yaramaz. Yine dilimizi “Özleştirme” adı arkasında da aynı oyunların oynandığı düşünülürse, izah etmeye çalıştığımız “Anadolucu tarih anlayışının”, “Anadolu medeniyetleri” sevdalılarının eliyle dünya Türklüğünün merkezi ve öncüsü olmaya çalışan Türkiye Türklüğü üzerinde oynanan. oyunları kolayca anlaşılır. Hele bunları Atatürkçülük adına yapmak büyük bir Türk milliyetçisi, Türklüğün 20. yüzyıldaki büyük öncüsü Atatürk’e karşı gaflet değilse ihanet içinde olmak demektir.

“Tarih bir milletin kanını, hakkını, varlığını, hiçbir zaman inkâr edemez.” (Nutuk, III, s. 928)

Paylas